hava kararıyor…
3 gün önce verandamda oturmuş, buz gibi portakal suyumu yudumlarken, içimden küfrettiğim o bunaltıcı sıcakların bir an önce geçmesi için tanrı’ya yalvardım. Tanrı hayatımda ilk kez beni dinlemiş gibiydi, 15 dakika sonra rüzgar esmeye başladı, yarım saat içinde yağmur… ertesi gün kapımı çalan postacı çok telaşlı görünüyordu, adeta bahçemde dolaşan azgın bir pitbull tarafından ısırılmak üzere bekleyen bir garip postacıydı. elindeki kocaman paket ile bir sağa bir sola sallanıyor, arada bir de etrafını kolaçan ediyordu. üniformalı erkekleri güçlü kuvvetli, yakışıklı beyefendiler olarak hatırlayan ben bu zavallı adamın haline acıyarak paketi çabucak teslim aldım ve postacıyı yolladım. aslında bir paket bekliyordum, ancak gelen kutu hiç de annemin yolladıklarına benzemiyordu, sanki o kahverengi yüzeyde soğuk bir mahkeme salonunun ahşap duvarları hayat bulmuştu. küçüklüğümden beri merakıma hiç engel olamam. vücudumdaki birçok yaranın ve sakatlığın sebebi de bu merakım oldu. paketi açmadan önce iyice inceledim, üzerinde herhangi bir adres veya isim yoktu. kahverengi paket kağıdını yavaşça yırtarken tüylerimin ürperdiğini hissedebiliyordum…
bir kadın, ellerini karnında kavuşturmuş, bana bakıyor…göle ve çevresine hakim yüksek bir balkon manzarası arkasında bitiverdi…renkler gerçek olamayacak kadar soluk, bir o kadar da çarpıcı… Ancak en gizemli yanı yüzü kadının, melankolinin yetmediği, bir gülümseme, sanki içten içe ağlıyor.
ahh nerden başlasam…
biz insanlar ne kadar inatçı yaratıklarız, bunun farkına varmak zor değil aslında yani, inatçı olduğumuzu anlamak için dahi olmaya gerek yok ancak inatçılığımızın boyutları beni gerçekten hayrete düşürüyor. hepimizin beyninde birşeyler dönüyor, tekrar tekrar çalıyor hiç durmadan; sabit fikirlerimiz ve boş hayallerimiz…
Ve o kadar inatçıyız bu boş düşüncelerimizde, o kadar inatçıyız ki isteklerimizde, onları bir kenara bırakıp yolumuza devam etmek yerine şu hayatta en değerli şeyin, yaşam süremizin büyük bir bölümünü düşünmeye ayırıyoruz, bir gözden geçirmeyi deneyin hayatınızdaki bütün kararsızlıkları, aldığınız kararları, endişelerinizi, gözünüze uyku girmeyen geceleri… Hepsi şu an durduğunuz yerden bakınca hatırlamaya bile değmeyecek zaman bölümleri hayatınızın kalbinden sökülmüş ve bir kenara atılmış, boş. bir düşünün, son kez uzun uzun düşünün, geriye kalan hayatınızın ne kadarını zihninize kapanarak geçireceksiniz, ve düşünün, hayatınızın her saniyesi ne kadar önemli…
“Ama öyle denmez çok ayıp.” Biliyor musunuz, filozoflar gerizekalıydı. size bir tavsiyem var; bütün kaygılarınızı, utançlarınızı, korkularınızı ve hayallerinizi geride bırakın, ve bundan sonra herhangi bir şey üzerinde saçma olsun yada olmasın ne kadar düşünmeniz gerektiğini belirleyin, mesela 3 saniye, bundan sonra ne olursa olsun üzerinde 3 saniye düşünüp bir karar verin ve uygulayın yada uygulamayın, hayatınıza devam edin sadece. Kendinizi çok rahatlamış hissedeceksiniz.
Ben bu yazıyı kendimle çelişmek pahasına yazmış olduysam da beni mazur görün, deli miyim neyim bilmiyom ama her dediğim doğrudur tanrı biliyor işte ondan
qrdsefgqsdgqdgq troooololllllololololoooooolll
güneşli bir günün akşamı, hava sıcak ama terli değilim. hava kararmadı gerçi tam, akşamüstü diyelim biz ona. Kulaklarım dışında hiçbir yerime odaklanamıyorum. kulaklarım o kadar dolu ki ve o kadar meşgul ki gelen sesleri işlemekle; bir davul, bir çocuk sesi -çok sinir bozucu-, sert bir vokal, gıcırdayan bir keman, televizyon gürültüsü, do, re, mi… hepsi beynimin içinde 100 kat yükseltilmiş bir biçimde yankılanıyor.
Çok sinirliyim.
bu saatte slayer dinleyen bi göt var.
Bizim kim olduğumuz sorunsalı hiçbir zaman çözümlenemedi, öyle çok varsayım, öyle çok tahminde bulunuldu ki artık hiçbirini hatırlamaya değmiyor. neden mi? çünkü hepsi başarısız oldu…
—Kimsiniz siz?
—Biz kim miyiz?
—Ahhhahaha çok komik lan bu soru!
Toplum içinde bir kimliğe sahip olmamanız çok yabancılık çekeceğiniz anlamına geliyor olabilir sizin dünyanızda, fakat biz varız ve pek de bir sorunumuz yok hayatımızla, yoksa varmı?Zaten önemli olan da bu değil. önemli olan ne yaptığımız. Ne yaptığımız ise bir sır. bu sırrı size ben veremem, kendi kendinize karar vermelisiniz, bizden misiniz, yoksa değil misiniz. eğer bizdenseniz yaptığımız şeye ortaksınız demektir, bu da demek oluyor ki sırrımız sizindir…
hala cevaplanmamış sorular var değil mi? kaç kişiyiz, amacımız ne, ne ayağız lan biz! birincisi, herşeyin bir amacı olması gerekmez, bu yanılgıdan kurtulun artık. ikincisi kaç kişi olduğumuzu ben de bilmiyorum ama sayımız artıyor. “ne ayağız lan biz?” işte can alıcı soru; biz fikirlerin, bireylerin, beyinlerin içinde saklı olan gücüz, dünyanızı nesiller boyu değiştirmiş ve değiştirecek yegane unsuruz, allahın emriyiz, yerçekimi kanunuyuz, çivi bombasıyız, gökkuşağındaki renkleriz biz…
BİZ ASLINDA YOKUZ
Karanlığın sessizliği beraberinde getirdiği yanılgısından çok geç kurtuldum. Hayır, karanlıktan tamamiyle uzak olduğumdan değil, gerçek karanlığın farkına varamayışımdan kaynaklanıyordu bu eksiklik…
Horrrrr, pşiuuu…
horrrrrrrr, pşiuuuuu….(Kimdi lan bu horlayan?)
İşkence gibi, istikrarlı bir melodi ile sürüp giden ama bitip bitmeyeceğine bir türlü emin olamadığınız bir horlamaydı bu. Bir an uykusunda ölüp yine de sonsuza kadar horlamaya devam edecekmiş hissi veren, sonrasında tamam, uyandı işte klavye takırtıma dedirten bir horlama. belki de evrenimi en iyi özetleyen ses…
Ne zaman, nerede, nasıl hatırlamıyorum ama bu evrene açtım gözlerimi bir gün, bir saat, belkide bir ayda. Bu evren, benim evrenim. Benim evrenimde ne değerliydi, yaşamaya değer ne vardı; bir çift uykulu göz… o da belki. Ama daha dün uyanmıştım güneşli bir sabaha, elimde bir hırka, sokağa inmemiş miydim…
Ah evet! Sokakta yürüyen bir adam, şaşkın şaşkın bakıyor, ağzından duyulmayan bir şarkı dökülen gence. Genç acaba ne düşünüyor, aklı nerede? Bu akılsız uçarcasına yanından geçerken, acıyor kendine ve düşüncelere bırakıyor aklını, ve ayakları artık kendi başlarınalar bu yürüyüşte. Ve bir tramvayda bakışlarını yakalıyor gencin, hevesli oğlanlardan biri ve midesinde buz kalıpları beliriveriyor, ah ne kadar soğuk bir bakış…
O genç ben miyim… keşke ben olsam
ahh…
hatırladım mı bişeyler ne…
yok canım, olmaz öyle şey…
küfür mü etsem…
bi de nokta yerine virgül koymayı bıraksa elim„,
işte aklımdan geçenler
"yüzümdeki gülümsemeyi bir milisaniye içinde yok etmeyi başarıyosunuz ya, helal olsun size"